
16 Şubat 2010 Salı
OLUMLAMA...

14 Şubat 2010 Pazar
ELMA-ARMUT MARMELADI..
Aslında ben tart-kek-kurabiye ürünlerini çok sevmeme rağmen, pişirdikten sonra tek başına yemek çok da anlamlı olmadığından yani İstanbuldaki gibi 5 çayına gelen misafirleriniz olmadığından, bazen pişirmek istemiyorsunuz ya da üşeniyorsunuz. Evime Turkiyeden gelecek misafirlerimi bekliyorum güzel hamur işleri yapmak için sanırım:)) Bu sebepten okuduğum onca elmalı-armutlu kek-kurabiye tariflerini çok da yapmak istemiyordum.
Annem de kalan meyvalardan marmelat yapabileceğim aklını verdi. Ve hakikaten inanılmaz pratik, katkısız, taptaze kahvaltılık yaratmış oldum.
Mutlaka biliyorsunuzdur ya da akıl etmişsinizdir daha önce, ama insan uzakta olunca Türk ailelerine has bu gibi hususları akıl edemiyor işte:)
Pratik marmeladın tarifini hemen paylaşıyorum:
Malzemeler:
Dolabta kalmış elma-armut
Yarım bardaktan biraz fazla şeker
Yarım limon
Yapılışı:
Meyvaları soyup makinadan geçiriyorsunuz, tencereye atıp uzerine yarım bardak( veya daha fazla) şekeri ekliyorsunuz ve kaynatıyorsunuz.
Eğer kıvamı koyu ise biraz su ekliyorsunuz.
Hatta ben çok az tarçın da ilave ettim.
Üzerine yarım limonu sıkıp kaynatmaya devam ediyorsunuz.
Hemde pişerken cok güzel kokuyor.
Sonra sogumaya bırakıp kavanozunuza koyuyor ve afiyetle yiyorsunuz.
Hem çok saglıklı bir kahvaltılık, hem inanılmaz pratik. Yaklaşık yarım saatte marmelad hazır oldu.
Tavsiye ediyorumm...
Hatta o kadar hafif oldu ki, bir tart hamuru hazırlayıp üzerine marmeladı sürüp, daha sonra üzerine elma dilimleri koyarak fırına verirseniz harika bir tatlı yapmış olursunuz!!
Afiyetler olsun...
Sevgiyle....
7 Ocak 2010 Perşembe
Kendimce fikirler...
Kız babaları nedense bir farklı oluyorlar...Belki daha yumuşak belki daha az otoriter bilemiyorum ama bence her babanın bir kızı olmalı...
Bence yeryüzündeki en koşulsuz aşklardan biri bu. Sen dünyaya gelip gözlerini açtığında senin arkanda hep seni koruyup kollayacak birinin varlığı..Kadınların birçoğu sahiplenilmeyi çok sever, kendilerini güven de hisseder böylece. Bu güveni hayatta bir tek baba verebilir kız çocuklarına.
Tabiiki istisnalar var, babasına aşık olmayıp da sevmeyen, onu suçlayan, iyi bir baba olmadığını düşünen ama ben kendimce genellemelerden bahsetmek istiyorum.
Belki kendim ve aynı zamanda ablam biraz uç birer örnektik ve belki de bu sebepten herkesi kendimiz gibi zannedebiliyorum.
Aslında burada çok kilit bir nokta var, erkekler hayat boyu kadınlar tarafından yönlendirilmeye alışmışlar. Doğumlarından itibaren, ne yiyecekleri, ne içecekleri, fazla sahiplenici anneler tarafından coktan belirlenmiş aslında..belli yaşlara gelip annelerinin etkileri azalmaya başladıgında da sevdikleri, beğendikleri, hoşlandıkları kadınların etki alanlarına girmeye başlamış ve bu sefer de onları mutlu etmek için çabalar olmuşlar..
Türk erkeklerinin genellikle her zaman yemekleri önlerine getirilmiş, çamaşırları yıkanmış, hersey onlara hazır sunulmuş..Annelerinden böyle gören erkekler eşlerinden, kız arkadaşlarından da aynı muameleyi bekler olmuşlar.
Kadınlar da zaten yine genellikle, anneleri tarafından erkeklerin hiçbirşeylerini eksik etmeme yönünde yetiştirilip o yönde eğitilmişler..
Kız babaları her zaman kızlarının arkasında olup, kızlarının evlenecekleri erkek mevzuunu üstü kapalı irdelemiş ve kızlarını aslında kimseyle paylaşamama duygularını bastırmayı çoğu zaman başarmışlar. Türk erkek annelerinden daha çok başardıkları bana göre bir gerçek.
Erkek anneleri oğulları için o kadar en mükemmelini isteyip o kadar en mükkemelini sunuyorlar ki, kendilerinin ardından bir başkasının oğullarına aynı servisi yapamayacaklarından endişhe ediyorlar sanırım..
Kız babaları daha objektif olmayı başarabiliyor. Aslında belki her zaman kızlarının tarafındalar ama o şekilde davranmayı becerebiliyorlar.
Daha duygusal, daha anlayışlı, kadın ruhundan daha çok anlar oluyorlar. Benim böyle düşünmem aslında cok doğal çünkü benim babam evde 3 tane hanımla yaşadı. Ama işin güzel tarafı torun heyecanı yaşarken bile kız bebek gelmesi için dua etmesi idi.
Sanırım bir kere o baba-kız aşkını yaşadıktan sonra onun keyfinden vazgeçilemez oluyor.
Dediğim gibi belki de benim babam istisna idi ama çevremde yaptığım gözlemlere göre kız babları her zaman daha farklı oluyorlar.
Çok otoriterleri bile bence içlerinde bir yerde hiç kızları olmamışlara göre daha toleranslı olabiliyor.
Erkek çocuk babaları tabiiki çok şanslı, çünkü kendilerine ilgi alanlarını paylaşacak bir arkadaş geliyor eve. Mesela benim babam beşiktaş maçlarını hayatı boyunca yanlız seyretti, evde 3 tane hanım olduğundan, bize saygısından kufursüz, sakin sakin maçını seyreder, kazanırsa beşiktaş kibar kibar sevinirdi.. Bir oğlu olsa sanırım o çoşku farklı olurdu..İşte sırf ogulu olan babalar sanırım daha az düşünüyorlar evdeki kadınların ne hissetiiğini.. belki daha az düşünüyorlar demek yanlış olur, daha az anlayabiliyorlar çünkü kendilerine eşlik eden arkadaşları ile o kadar iyi vakit geçiriyorlar ki, geriye başka birşey düşünmeye gerek kalmıyor.
Aslında bu işin en ideali, hem kız hem erkek çocuk sahibi olmak sanırım.. Hepsinin kendine göre ayrı ayrı zevkleri, vazgeçilmezlikleri yok mu?
Kız cocukları babalarında gördükleri özellikleri arıyorlar eşlerinde..Bu tez de tamamen çürütülebilir kabul ediyorum, ama genellikle akılda hep güzel şeyler kalıyor ve onlar aranıyor..Ben üniversitede okurken babamın yaptığı bir programa katılmak o kadar heyecan verirdi ki..ve arkadaşlarım sorardı " sıkılmıyor musun ailenle çıktığın zaman"? Benim için bir zorunluluk değil, çok fazla eğleneceğim bir gece demekti anne-baba ile bir programa katılmak.
Çocuk bir yaşa geldikten sonra, sanırım anne-baba arkadaş olabilmeli çocuklarıyla..Bunu başarırlarsa, çocuk ailesinden gizli herhangi bir şey yapma eğilimine girmiyor hiçbir zaman. Ona belirli bir özgürlük verilirse, o da arkadaşlarına asla ihanet etmek istemeyeceğinden annesine-babasına da ihanet etmiyor asla..Mesela, bir babanın alışveriş yaparken, kendisine kıyafet seçerken, ya da işe giderken ne giyeceğine karar verirken kızına danışması o kız cocuğunu o kadar mutlu ediyor ki.. Daha 20li yaşlara gelmeden, belki 15 lerde, sizin idolunüz bir karar verirken size soruyor. Insan 30 yaşına da gelse bu, kişiye düşündüğünüzden daha çok şey katıyor. Çünkü kıyafet konusunda alınan fikirler daha sonra, kız cocugunun yaşı ilerledikçe hayatla ilgili alınan fikirlere dönüşüyor ve bir aile içinde sizin yaşınız kaç olursa olsun bir birey olarak algılanıp fikirlerinizie değer verildiğini hissetmeniz çok ama çok büyük bir gurur ve mutluluk kaynağı oluyor
Kız-erkek cocuk ayırımı olmadan aynı durum geçerli, fakat ben konuya baba-kız ilişkisi diye başladığımdan bu şekilde vurgulamak istedim.
Hayatta insanın babasına duydugu güven sanırım bir daha kolay kolay elde edilemiyor, edilmesine de imkan yok.. Bunu söylerken, eşleri-anneleri tamamen konudan ayrı tutuyorum. O çok farklı çok başka bir aşk. Hepsi kendi içinde yeri doldurulamaz ve başka sevgilerle kıyaslanamaz duygular aslında.
Kahkahaların, mutlulugun en başta sağlığın eksik olmadığı bol çocuklu kalabalık aileler diliyorum herkese..
Kaç yaşında olursa olsun karşındakine birey olarak davranmak ve onun fikirlerini alıp deger vermek insana gerçekten çok şey katıyor..
herkese böle anne -babalar nasip olması dileğiyle...
sevgiyle...
30 Ekim 2009 Cuma
ALİ NAZIK KEBAP
28 Ekim 2009 Çarşamba
HAYAT-SÜPRİZLER..INSANLARA DAIR...
Yıllar önce insanların ailelerinden ayrılıp yurtdışında yaşama fikirleri gündeme geldiğinde, ben hayatta yapamam ayrılamam derdim, üniversite zamanı herkes master kovalarken; hayatta yapmam bir daha hukuk okumak mı aslaaaa diye serzenişlerde bulunur, kendi tezlerimi savunurdum heryerde...Ne zaman büyük konuşsam asla yapmam desem, bir şekilde , er veya geç o durumla yüzleşiyorum. Her yazımda tekrarlıyorum, insan hayatta ve sağlıklı ise bütün yapamam edememler boş, bir yolu bulunuyor bazı şeylerin..
Olayları nasıl algıladığımız önemli, yani aslında çok klasik boş bardak-dolu bardak hikayesi, bir şeye çok sevinebiliriz, çok da üzülebiliriz, nasıl algıladığımız önemli.
Beklenmedik hadise karsısındaki ilk duygular: panik, ya olmazsa, ya daha iyisini yapabilirsem..hep bir acaba duygusu..Aslında hepsi boşuna..Ne olacaksa olmuyor mu kendiliğinden?
Ben hala hayatımda herseyi oluruna bırakmayı öğrenemedim, sanki kendi hayatım ve hatta sevdiklerimin hayatı kendi kontrolümdeymiş de bu sebepten hiç hata yapmamam gerekiyormuş, benim bir hatam herkesin hayatını etkileyecekmiş gibi yaşıyorum sanırım..
Bu alanda kendimi eğitmek için elimden geleni yapıyorum.. Mesela bazen sorunlara odaklı kalıyorum aslında neden çözüm arayıp çare arayıp bir an evvel çözüme odaklanmıyorum ki?
O zaman aslında endişeler de kaybolacak, çözümler için adım atılmış olacak..
Peki arap saçı gibi olan durumlardan nasıl çıkılacak? Yine çözüme odaklanılacak..Zaten kolayları herkes başarır önemli olan zoru başarmak mıdır?
Aslında sanırım insanlar sorun olmayan mevzuları sorunmuş gibi görerek problem yaratıyorlar. Ben de böleyim kabul ediyorum..Bazen pireyi deve yapabiliyorum..Çünkü herşeyin yolunda, sorunsuz ilerlemesini istiyorum herkes gibi..Minicik bir pürüz cok huzursuzluk verebiliyor.
Pürüz çıkan konu bir kişiden kaynaklanıyorsa o kişiye haddini bildirme taraftarıyım her zaman:) Kimsenin huzur bozmaya hakkı yok düşüncesinden yola çıkarak bu huyumu her yerde ve her alanda uygulayabiliyorum.
Bazı kurallar vardır, herkes her kuralı bilmek zorunda değildir, karşınızda kuralı bilmeyen biri varsa ona nazik ve güzel bir USLUP ile gösterir, öğretmeye çalışırsınız, yok yine öğrenemiyosa o zaman nazikliği elden bırakabilirsiniz..
Burada bir arkadaşımın basından geçen hikayeyi paylaşmak istiyorum..Arkadaşım bir doktora gidiyor, çok önemli olmayan kronik bir rahatsızlığı var, doktora başka bir sebepten ötürü gidiyor, fakat bu rahatsızlığını her fırsatta dile getirip risklerinden bahsedip arkadaşımın moralini bozuyorlar. Çok risk grubundasın, çokkk büyük risk grubundasın diye diye arkadaşımda ne asap ne huzur bırakıyorlar. Arkadaşım Amerikalı olmadığından , amerikalıların otomatik düşünme mekanizmasına sahip değil yani duyguları daha ağır basabiliyor benim gibi. Bir daha aynı yere gitiğinde orada kendisine durmadan aynı şeyleri tekrarlayan doktorlara haddini bildirmeye hazırlanıyor şuanda..
Birine çok hastasın, çok kötü olacaksın derseniz o insanda ne umut bırakırsınız ne de yaşama sevinci. Mesela, rahmetli anneannem rahatsızlandığında başta annem olmak üzere hepimiz ona hiçbir şeyi olmadığını, üşüttüğünü, kendine çok iyi bakarsa iyileşeceğini vurguladık, durmadan ve durmadan...Bu davranışlarımızın onun ömrünü uzattığına hiç şüphem yok..
Ben de hemen etkilenirim birinin söylediği daha doğrusu duymak istemediğim tarzda konuşulduğu zaman..çirkin ve kırıcı ya da korkutucu konuşulduğu zaman..Ister alıngan, ister başka türlü düşünülsün, zaten beni çok seven insanlar beni kırmak istemediklerinden o şekilde konuşmazlar benimle..bilirler beni çünkü..kırılacağımı, mutsuz olacağımı...Güzel şeylerden de etkilenirim çok kolay...Aslında ne kadar kolay birini mutlu etmek gönlünü almak..
Bir gülücük, bir tatlı söz, biraz geri adım..Bütün gerginlikleri yok etmez mi?
Geçen hafta kütüphanede ders çalışırken biri telefon ile bagıra bagıra konuşmaya başladı. Amerikada enterasan ve dikkatimi çeken bir husus, insanlar kızsa da dönüp o insana birşey sölemiyorlar, sanırım hemen güvenlik ya da benzeri yetkili yerlere haber veriyorlar. Yani böle bir kabalığı yapan biri ile muhattap olmak istemiyorlar. Tabii ki bende ki Türk kanı o kadar sabra tahammül edemeyeceği için, "burası kütüphane, kim telefonla konuşuyor" diye bir çıkış yaptım..İyi de yaptım çünkü hiç cevap gelmeden ses 5 dakika içerisinde kesildi:))
Türkiyede olsak sanırım güzel bir tartışma çıkardı bu durumdan..:))
Hayatta ne yaparsak yapalım, nerede olursak olalım USLUP çok ama çokkk önemli...Güzel bir uslupla atılan her adım mutklaka pozitifliği getirir. Biri sizi kızdırmışsa, onu uyarmak istiyorsanız güzel bir uslupla yapacaksınız ki onu kaybetmeyesiniz..Birinden birşey isteyecekseniz güzel bir uslupla isteyeceksiniz, birinin hastalığının risklerinden bahsedecekseniz güzel bir uslupla korkutmadan anlatacaksınız..Aslında hayatta her alanı uslup mevzuunda toplayabilirz bana göre..
Bazılarına da ne yaparsanız yapın bunları anlatıp kabul ettiremezsiniz, yani onlar uslupsuz gelmiş uslupsuz gidecekler.Ben bu uslupsuzlara biraz fazla takıyorum kafayı sanırım...Tanıyım veya tanımayayım sanki o aksaklığı ve gerginliği düzeltebiliecekmişim hissi var içimde sürekli..
Hayat-süprizler-iyiler-kötüler-usluplular-uslupsuzlar..herşey insanlar için..Güzel süprizleri paylaşacak güzel insanlar daima yanımızda olsunlar..
sevgiyle....
21 Ekim 2009 Çarşamba
NE HISSEDIYORSAK OYUZ!!


Ne hissediyosanız osunuzdur. İş yerinde biliyormuş gibi görünürseniz herkes size güvenir, başarılı olursunuz, bildiğinizi de bilmiyormuş gibi yaparsanız çuvallarsınız. Bazı insanların işitsel yönden algılamaları çok gelişmiştir ve söylenen herşeyden etkilenirler. Böyle insanların bir gününü mahfetmek o kadar kolaydır ki, o kişi her ne kadar kendini çok iyi hissederse hissetsin, herhangi birisinin o kişi ile ilgili herhangi bir şeyi beğenmemesi, o kişinin gününü hatta hayatını bile mahfedebilir. "Sen bunu yanlış yaptın" cümlesi de uzun bir süre kendine olan güvenini ve inancını yitirmesine sebep olabilir. Y da bu sana yakışmamıs cümlesi de benzer etkiler yaratabilir. Bazı insanlar da duydukları yerine gördüklerinden aynı şekilde etkilenebilirler. Biz kimin hangi gruba girdiğini bilemeyiz ama sarfedeceğimiz bir kelime insanların hayatında çok iz bırakabilir. Bu yüzden her zaman her düşünceyi söylemek çok da akkılıca olmayabilir. Bazen kendimize saklamak daha mantıklıdır düşünceleri.
Bilmiyorum paylaşmak istedim bunları, bazen de içinizin pozitifliği ve iyiliği sizde kalıyor, paylaşamıyorsunuz anlamıyor insanlar, aslında ne var bu kadar karmakarışık yapıcak, çok düz çok kolay..Pozitif her zaman negatifi öldürür buna inanırsak belki negatiflikler bezdiremez bizi.
daima pozitif ve sevgiyle...
6 Ekim 2009 Salı
Amerikada Sevdiklerim, NEWYORK izlenimleri...
Amerika gerçekten sistem ve kurallar ülkesi, her olayın bir kuralı, her kuralın bir yaptırımı, her yaptırımın bir işlerliği var. Çok uzun süre burada yaşamış, burada okuyup, iş tecrübesi edinenler gerçek anlamda "profesyonelliği" öğreniyorlar ve sanırım ülkemize adapte olmak iyice güçleşiyor.
Amerika daha önceki yazımlarımda da bahsettiğim gibi insanın hayatında bir süre deneyim almak ve kendini geliştirmek açısından, geçici bir süre yaşanması gereken bir yer. İş duygusallığa ve özlemlere geldi mi bütün bu artılar yerini eksiye bırakıyor benim için..Sanırım ben hiçbir zaman tam anlamı ile realist bir yapıya sahip olamayacağım. Belki de insan hayatında hep bugüne kadar yaşadığı deneyimler sonucunda bazı önceliklere sahip oluyor ve sevdiklerinden uzak olmak bana, Amerika ne kadar gelişmiş, ne kadar profesyonel, ne kadar sistemli ve düzenli olursa olsun, katlanılmaması gereken bir hadise olarak geliyor.
Yazımı bitirmeden yolu NY a düşenler için bazı öneriler:
Gerçi tatile NY a gelmişseniz Türk yemeklerini henüz özlememişsiniz demektir ama yinede 3. avenue'de 27 ve 28 arasındaki Turkish Kitchen bize biraz da olsa "emmim han sofrası" tadını veriyor, mezeleri, çoban salatası, fındık lahmacunu ve döneri harika. Soho yakınlarında east houston caddesi üzerindeki "Bereket döner" daha da güzeldi. NY a tepeden bakmak ve bakarken 360 derece dönmek ve bütün NY u ayaklarınızın altında hissetmek isterseniz Times Square'deki Marriot otelin 48. katındaki "The View" mutlaka görülmesi gereken bir yer. Gerçekten siz otururken bina 360 derece dönuyor, çok keyifli. Akşam biraz dansetmek istiyorsanız içeride 3 ayrı konsept DJ in çaldığı oldukça populer "Marquee" ye uğrayabilirsiniz, mekan Chelsea'de, nezih ve güzel bir yer.
Amerikaya yolunuz düşecekse mutlaka ama mutlaka bana yazın, fikir verip deneyimlerimi paylaşmak isterim...
Dünyanın her neresinde olursak olalım, sevgiden uzak olmayalım
sevgiyle....