3 Eylül 2010 Cuma

Yeniden Yazıyorum işte:)


Hayatta değişikler yeni başlangıçlar yapmak gerek..

Karar vermek ve arkasında durmak, gelecek diğer yeniliklere hazır olmak gerek..



Şubat ayından beri yazamıyorum.. Hayatıma daha dogrusu hayatımıza çok değerli herseyden değerli bir yenilik girdi..O geleli 2 ay oldu..Gece-gündüz, hayat, saatler, öncelikler, beklentiler..hersey değişti..



Bugün o yenilikten ziyade içimden başka şeyler yazmak geldi.

Her son bir başlangıç..



3 senedir yaşıyorum burda..İlk geldiğimde çok sessiz çok sakin çıt çıkmayan bu site bana ilaç gibi geldi..İstanbul'un kaosu, trafiği, garip insanları, avukatlık, ofis..Burası bana o kadar iyi geldi ki..

Sitedeki yapay göllerin etrafında saatlerce turlayıp, sessizliğin, şehirden uzak olmanın tadını çıkartıyordum adeta..

Çıt yok..Kelimenin tam anlamı ile çıt yok..Gölde yüzen ördekler dısında hafta içi iş saatlerinde başka canlı da görmek mümkün değil..



Evler çok ferah, neye ihtiyacın olursa düşünülmüş..



Arabasız yaşayamazsın, ekmek almaya gidemezsin.. 3 sene geçti.. İlk evimiz...

Aslında yaşadıgın yer neresi olursa olsun orayı ev yapan sensin..İçini ferah da yapan, huzuru sağlayan da sensin..

Balkondan, camdan saatlerce yeşilliğe bakıp, kar yagdıgında buz tutan gölleri evi bilmiş ördeklerin o sogukta nereye sıgındıklarını düşünerek geçirdim çoğu zamanımı...



İstanbul yaşamına alışık, tam da o kalabalığın ortasından çıkıp gelenler burda yapabilir mi? Bir sebep gerek.. Aşk, tutku, huzur...hersey olabilir.. Bir sebebin varsa yaparsın hatta başkalarının göremediği güzellikleri de görebilirsin..Senin dünyan..kimse anlayamaz..



Ama sanırım Can Yücel'in dediği gibi:

"Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa

Annenin babanın evini,

Tam zamanında başka bir şehre gidip

Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.

Tam zamanında dönmelisin memleketine......"



Yok yok memlekete dönmuyoruz henüz.. Onun da zamanı var ama bilmiyoruz henüz..

Sadece şehir hayatına geçiyoruz..

Banliyö hayatı bitiyor...



Ben böyleyim işte..çok sıkıldıgım artık bitsin dediğim olaylar bittiğinde bile burulabilirim..

Burdan cok mu sıkıldım?? Yok çok sıkılmadım sadece şehir hayatını özledim.. Özledik..



"Mutluluk birlikte olmaktır". Geçen gün seyrettiğim dizide duydum bu lafı.. Hatta bir pankart açmışlardı bunu yazan.. Mutluluk sevdiklerinle beraber olmaktır..

O zaman ev olur yaşadığın yer, o zaman vazgeçilmez olur, o zaman senin evin olur...



Bir aydan fazladır bakıyoruz, şehir içi yaşamın artılarını eksilerini tartıyoruz..Hala kesinlik yok, aradığımızı bir türlü bulamıyoruz, emin olamıyoruz, karar veremiyoruz..



Başta aldık bir karar arkasında durmaya çabalıyoruz..



Hayatımızın bir dönemi bitiyor aslında..yeni bir dönemi başlıyor..

Delaware eyaletinin Bear şehri...Kim bilir burayı İstanbuldan, kim gelir buraya işi olmazsa..



Nedense içimi garip bir "hüzün" desem değil, "heyecan" desem var, "korku" desem biraz... kaplıyor..



Bu benim işte, alışkanlıklarımdan vazgeçmek kolay olmuyor.



Karar verdik, arkasındayız..



Delaware de geçen 3 koca yıl, burada edinilen dostlar, harika bir baby shower partisi, hukuku sevdiren üniversite eğitimi, mezuniyet, tax free alışveriş şenliği, devasa marketler, kocaman outletler, dümdüz; virajsız, rampasız yollar...



Burada hayat bu şekilde devam edecek.. Benim aklımın köşesinde bir yerde hep olacak..Bu site, bu ev, burdaki hayat..

Alışmışım 3 yılda...İnsan herseye alışıyor, benimsiyor bir süre sonra..

İstanbul, İstanbul diye inliyorsun burda..Onun da zamanı gelecek ama laf geçiremiyorsun yüreğine..Sevdiklerini, bogazı, simit yemeyi, heryerde ikram edilen demleme çayı özluyorsun..

Belki de 10 yıldır Amerika-Türkiye hasretleri, vedaları, gun saymaları bu kadar hassas yaptı beni..ve tabii ki yaşanılan ani kayıplar..Kimseye ve hiçbir yere veda etmek istemiyorsun işte..

Önüne bakacaksın, güzellikleri görüp üstünde durmayacaksın bu detayların ki geriye bakmadan ilerledikçe daha iyilerine kavuşasın...

İste budur hislerim..Heyecanlıyım, mutluyum..
Yeni başlangıçların yeni mutluluklar getirmesini diliyorum..Tereddütsüz ilerlemeler, kolayca alınan kararlar temenni ediyorum...

Sevgiyle kalın....

16 Şubat 2010 Salı

OLUMLAMA...


Dün derste hoca bir terimin tanımını sordu..Kimseden ses çıkmadı..Ben de parmak kaldırıp bildiğimi söyledim. Hoca "excellent" dedi.. Aman tanrım!!! bendeki mutluluk görülmeye değerdi..Yaklaşık 3-4 haftadır, sadece haftada 1 gün 2 saat gordüğüm, ve belki okul bitince bir daha hiç göremeyeceğim bir amerikalıdan bunu duymak neden beni bu kadar mutlu etti die düşünmeye başladım..


Onaylanma duygusu...Bunda karar kıldım..Belki de sadece bir parçası ama beni bu mutlu etti sanırım..



Hayatım boyunca eleştiri yapmamaya gayret ettim ediyorum da..



Bana 5 sene önce biri demişti ki "ne yaparsan yap USLUP cok önemlidir". Ben bu lafı hayatımın her alanında uygulamaya çalısıyorum.. Her zaman başaramıyor olabilirim ama en azından attığım her adımın uygun bir uslupla olmasına gayret ediyorum..




Birilerini hiçbir zaman onaylamazsanız, yaptığı hiç ama hiçbir şeyi doğru bulmaz ve surekli olumsuz onamalar yaparsanız, o insana hiç şans vermemiş ve aslında gerçekten neler yapabileceğini kaçırmış olursunuz bana göre.




Yapamadın, yanlış yaptın, olmadı, böyle yap...Bunlar insanın kafasını ambale eden, yaptığı her ne ise bunları duyduktan sonra ne motivasyon ne inanç bırakan olumsuz onamalar..



Şöyle düşünelim, bir sabah uyandınız, yataktan kalktınız, ve o andan itibaren "hastayım" demeye başladınız. Bunu sık sık tekrarlar ve en önemlisi inanırsanız o günü hasta geçirebilirsiniz hiçbir şeyiniz olmamasına ragmen.


Sevdiğiniz, deger verdiğiniz birinin size söyleyeceği olumsuz cümleler de siz de aynı etkiyi yaratabilir. Biliyorum bu durum bende biraz fazla etki yaratabiliyor yani herhangi birinin söylediği birsey bile günümü değiştirebiliyor ama elimden geleni yapıyorum..En azından sadece benim için önemli olanların yorumlarının beni etkilemesine izin vermeye çalışıyorum...





Mesela, iş yerinde işi öğrenmeye çabaladığınız süreç çok öenmli ve hassas bir dönem. Hem siz kendinizi kanıtlama hem de çabuk öğrenme gibi vasıflarınızı göstermeye çalışırken, birinin size her yaptıgınızın yanlış olduğunu, hatta doğruları bile görmezden geldiğini hissetmek çok yorucu ve tamamen kariyeriniz aleyhine bir durum yaratır.



Bu gibi herseyleri olumsuz karsılayan insanlara karşı savunma mekanizmaları geliştirmek gerekir. Benim psikoloji eğitimim yok ama insan psikolojisinden az da olsa anladığımı idda edebilirim. Karşınızdakine sürekli olumsuz cümlelerle yaklaşırsanız iletisim kuramazsınız ve o kişi sizden kaçmaya başlar. Aslında kişilerin sizden kaçmasına umursamıyorsanız çok da önemli olmayabilir sizin için yani kendi yaptığınız her adımı dogru bulup eleştirmekten keyif alıyorsanız bu da bir yol..



Ben insanların birbirlerinden durmadan birseyler öğrenebileceğine inanıyorum. 5 yaşındaki prenses yeğenim Sofya'dan bile bir sürü şey öğrendiğimi idda edebilirim. O halde neden ona bile kendi yolumu öğretmeye zorlayayım ki...



Her insanın kendi yolu, her insanın kendi tarzı ve her insanın kendi dogruları vardır, önemli olan başkalarınınkini de yanlış diye hemen harcamamak...



Bundan birkaç yıl önce konuşma fırsatı bulduğum bir NLP danışmanı ( NLP: Neuro Linguistic Programming, Türkçede "Sinir Dili Programlaması" olarak adlandırılmış ve kişilerin pozitif gelişimine katkı sağlayan bir bilim dalı) bana insanları 3 gruba ayırabileceğimizi bazılarının işittiklerinden yani duyma duyuları cok gelişmiş olduğundan, hemen etkilendiklerinden; bazılarının görme duyuları yani her gördüklerinden cok etkilenip hayatlarını ona göre yönlendirdiklerinden; bazılarının ise tat ve koku alma duyularını kullanarak dış dünya ile iletişim kurduklarını ve hayatlarının daha çok bu duyuları sayesinde şekillendiğinden bahsetmişti.



Ben tamamen ve tamamen işitme duyusunun ağır bastığı bir insanım. Biri kazara saçın cok çirkin olmus derse, ya da özene bözene hazırladıgım herhangi bir şeyi beğenmezse...vay onun haline:)



Tamam kabul ediyorum benim etkilenme alanım oldukça fazla ama gerçekten çalışıyorum bu konuda..Heralde kendim bu kadar etkilendiğim için genelde birseyleri begenmesem bile bunu da belirtmem gereken bir durum ise, olabildiğince nazik ve olumlayarak yapmaya gayret ediyorum.



Böylece karşımda o kadar emek harcamış olan kişiyi kırmamış, gününü kötü yönde etkilememiş ve hatta güvenini kazanmış oluyorum.



Sonuç olarak yine uslup mevzusuna dönebilirim. Kimse herşeyi begenmek, dogru bulmak zorunda değil. Ama bunu belirtmeden belirtmeye de fark var.."Çok kötü olmuş" demek var bir de; "doğru yoldasın ama bence daha iyisini yapabilirsin" demek var. Karşındaki kim olursa olsun, sen o işin eksperi bile olsan önce dinlemeli ve anlamalısın. Belki senin asla aklına gelmemiş bir fikir ortaya çıkarabilir ve sen ondan bunu öğrenebilirsin.



Dün sınıfta hocadan duydugum olumlama ile bir anda dersten kopup kafamda bunları düşünmeye başladım. Yaptığım tanım "excellent" demeyi gerektirmiyordu, söylediğim 2-3 cümle doğruydu o kadar, ama hocanın bu olumlu tarzı sayesinde birdahaki dersine daha çok hazırlanacağımı hissediyorum.


Bir alıntı : "Söz büyüdür. Bu nedenle kullandığınız her sözcüğün niyetinizle, varmak istediğiniz noktayla ilgili olmasına özen gösterin".


İşte böyle düşünüyorum, umarım açıklayıcı olmuştur..Hayat boyu olumlu insanlar, olumlu düşünceler yanınızdan eksik olmasın..




sevgiyle...


14 Şubat 2010 Pazar

ELMA-ARMUT MARMELADI..

Geçen gün annemle skype'da konuşurken, buzdolabımdaki atılmaya ve çürümeye yüz tutmuş ve fakat atmaya kıyamadığım onca elma ve armuttan bahsediyordum..

Aslında ben tart-kek-kurabiye ürünlerini çok sevmeme rağmen, pişirdikten sonra tek başına yemek çok da anlamlı olmadığından yani İstanbuldaki gibi 5 çayına gelen misafirleriniz olmadığından, bazen pişirmek istemiyorsunuz ya da üşeniyorsunuz. Evime Turkiyeden gelecek misafirlerimi bekliyorum güzel hamur işleri yapmak için sanırım:)) Bu sebepten okuduğum onca elmalı-armutlu kek-kurabiye tariflerini çok da yapmak istemiyordum.

Annem de kalan meyvalardan marmelat yapabileceğim aklını verdi. Ve hakikaten inanılmaz pratik, katkısız, taptaze kahvaltılık yaratmış oldum.

Mutlaka biliyorsunuzdur ya da akıl etmişsinizdir daha önce, ama insan uzakta olunca Türk ailelerine has bu gibi hususları akıl edemiyor işte:)

Pratik marmeladın tarifini hemen paylaşıyorum:

Malzemeler:

Dolabta kalmış elma-armut

Yarım bardaktan biraz fazla şeker

Yarım limon


Yapılışı:
Meyvaları soyup makinadan geçiriyorsunuz, tencereye atıp uzerine yarım bardak( veya daha fazla) şekeri ekliyorsunuz ve kaynatıyorsunuz.

Eğer kıvamı koyu ise biraz su ekliyorsunuz.

Hatta ben çok az tarçın da ilave ettim.

Üzerine yarım limonu sıkıp kaynatmaya devam ediyorsunuz.

Hemde pişerken cok güzel kokuyor.

Sonra sogumaya bırakıp kavanozunuza koyuyor ve afiyetle yiyorsunuz.



Hem çok saglıklı bir kahvaltılık, hem inanılmaz pratik. Yaklaşık yarım saatte marmelad hazır oldu.

Tavsiye ediyorumm...



Hatta o kadar hafif oldu ki, bir tart hamuru hazırlayıp üzerine marmeladı sürüp, daha sonra üzerine elma dilimleri koyarak fırına verirseniz harika bir tatlı yapmış olursunuz!!



Afiyetler olsun...



Sevgiyle....

7 Ocak 2010 Perşembe

Kendimce fikirler...

Her babanın bir kızı olmalı...

Kız babaları nedense bir farklı oluyorlar...Belki daha yumuşak belki daha az otoriter bilemiyorum ama bence her babanın bir kızı olmalı...


Bence yeryüzündeki en koşulsuz aşklardan biri bu. Sen dünyaya gelip gözlerini açtığında senin arkanda hep seni koruyup kollayacak birinin varlığı..Kadınların birçoğu sahiplenilmeyi çok sever, kendilerini güven de hisseder böylece. Bu güveni hayatta bir tek baba verebilir kız çocuklarına.



Tabiiki istisnalar var, babasına aşık olmayıp da sevmeyen, onu suçlayan, iyi bir baba olmadığını düşünen ama ben kendimce genellemelerden bahsetmek istiyorum.



Belki kendim ve aynı zamanda ablam biraz uç birer örnektik ve belki de bu sebepten herkesi kendimiz gibi zannedebiliyorum.



Aslında burada çok kilit bir nokta var, erkekler hayat boyu kadınlar tarafından yönlendirilmeye alışmışlar. Doğumlarından itibaren, ne yiyecekleri, ne içecekleri, fazla sahiplenici anneler tarafından coktan belirlenmiş aslında..belli yaşlara gelip annelerinin etkileri azalmaya başladıgında da sevdikleri, beğendikleri, hoşlandıkları kadınların etki alanlarına girmeye başlamış ve bu sefer de onları mutlu etmek için çabalar olmuşlar..


Türk erkeklerinin genellikle her zaman yemekleri önlerine getirilmiş, çamaşırları yıkanmış, hersey onlara hazır sunulmuş..Annelerinden böyle gören erkekler eşlerinden, kız arkadaşlarından da aynı muameleyi bekler olmuşlar.


Kadınlar da zaten yine genellikle, anneleri tarafından erkeklerin hiçbirşeylerini eksik etmeme yönünde yetiştirilip o yönde eğitilmişler..


Kız babaları her zaman kızlarının arkasında olup, kızlarının evlenecekleri erkek mevzuunu üstü kapalı irdelemiş ve kızlarını aslında kimseyle paylaşamama duygularını bastırmayı çoğu zaman başarmışlar. Türk erkek annelerinden daha çok başardıkları bana göre bir gerçek.


Erkek anneleri oğulları için o kadar en mükemmelini isteyip o kadar en mükkemelini sunuyorlar ki, kendilerinin ardından bir başkasının oğullarına aynı servisi yapamayacaklarından endişhe ediyorlar sanırım..


Kız babaları daha objektif olmayı başarabiliyor. Aslında belki her zaman kızlarının tarafındalar ama o şekilde davranmayı becerebiliyorlar.


Daha duygusal, daha anlayışlı, kadın ruhundan daha çok anlar oluyorlar. Benim böyle düşünmem aslında cok doğal çünkü benim babam evde 3 tane hanımla yaşadı. Ama işin güzel tarafı torun heyecanı yaşarken bile kız bebek gelmesi için dua etmesi idi.


Sanırım bir kere o baba-kız aşkını yaşadıktan sonra onun keyfinden vazgeçilemez oluyor.


Dediğim gibi belki de benim babam istisna idi ama çevremde yaptığım gözlemlere göre kız babları her zaman daha farklı oluyorlar.


Çok otoriterleri bile bence içlerinde bir yerde hiç kızları olmamışlara göre daha toleranslı olabiliyor.


Erkek çocuk babaları tabiiki çok şanslı, çünkü kendilerine ilgi alanlarını paylaşacak bir arkadaş geliyor eve. Mesela benim babam beşiktaş maçlarını hayatı boyunca yanlız seyretti, evde 3 tane hanım olduğundan, bize saygısından kufursüz, sakin sakin maçını seyreder, kazanırsa beşiktaş kibar kibar sevinirdi.. Bir oğlu olsa sanırım o çoşku farklı olurdu..İşte sırf ogulu olan babalar sanırım daha az düşünüyorlar evdeki kadınların ne hissetiiğini.. belki daha az düşünüyorlar demek yanlış olur, daha az anlayabiliyorlar çünkü kendilerine eşlik eden arkadaşları ile o kadar iyi vakit geçiriyorlar ki, geriye başka birşey düşünmeye gerek kalmıyor.


Aslında bu işin en ideali, hem kız hem erkek çocuk sahibi olmak sanırım.. Hepsinin kendine göre ayrı ayrı zevkleri, vazgeçilmezlikleri yok mu?


Kız cocukları babalarında gördükleri özellikleri arıyorlar eşlerinde..Bu tez de tamamen çürütülebilir kabul ediyorum, ama genellikle akılda hep güzel şeyler kalıyor ve onlar aranıyor..Ben üniversitede okurken babamın yaptığı bir programa katılmak o kadar heyecan verirdi ki..ve arkadaşlarım sorardı " sıkılmıyor musun ailenle çıktığın zaman"? Benim için bir zorunluluk değil, çok fazla eğleneceğim bir gece demekti anne-baba ile bir programa katılmak.


Çocuk bir yaşa geldikten sonra, sanırım anne-baba arkadaş olabilmeli çocuklarıyla..Bunu başarırlarsa, çocuk ailesinden gizli herhangi bir şey yapma eğilimine girmiyor hiçbir zaman. Ona belirli bir özgürlük verilirse, o da arkadaşlarına asla ihanet etmek istemeyeceğinden annesine-babasına da ihanet etmiyor asla..Mesela, bir babanın alışveriş yaparken, kendisine kıyafet seçerken, ya da işe giderken ne giyeceğine karar verirken kızına danışması o kız cocuğunu o kadar mutlu ediyor ki.. Daha 20li yaşlara gelmeden, belki 15 lerde, sizin idolunüz bir karar verirken size soruyor. Insan 30 yaşına da gelse bu, kişiye düşündüğünüzden daha çok şey katıyor. Çünkü kıyafet konusunda alınan fikirler daha sonra, kız cocugunun yaşı ilerledikçe hayatla ilgili alınan fikirlere dönüşüyor ve bir aile içinde sizin yaşınız kaç olursa olsun bir birey olarak algılanıp fikirlerinizie değer verildiğini hissetmeniz çok ama çok büyük bir gurur ve mutluluk kaynağı oluyor


Kız-erkek cocuk ayırımı olmadan aynı durum geçerli, fakat ben konuya baba-kız ilişkisi diye başladığımdan bu şekilde vurgulamak istedim.
Hayatta insanın babasına duydugu güven sanırım bir daha kolay kolay elde edilemiyor, edilmesine de imkan yok.. Bunu söylerken, eşleri-anneleri tamamen konudan ayrı tutuyorum. O çok farklı çok başka bir aşk. Hepsi kendi içinde yeri doldurulamaz ve başka sevgilerle kıyaslanamaz duygular aslında.

Kahkahaların, mutlulugun en başta sağlığın eksik olmadığı bol çocuklu kalabalık aileler diliyorum herkese..
Kaç yaşında olursa olsun karşındakine birey olarak davranmak ve onun fikirlerini alıp deger vermek insana gerçekten çok şey katıyor..
herkese böle anne -babalar nasip olması dileğiyle...

sevgiyle...

30 Ekim 2009 Cuma

ALİ NAZIK KEBAP



Arkadaşlar bu 2. denemem, ilki başarızdı ama bu gerçekten lezzetli oldu!


Bu gurbet memlekette taze patlıcan bulmak kolay olmuyor, Amerikalıların pek öyle taze sebze yediği söylenemez. Şans eseri geçen hafta taptaze ve küçük küçük patlıcanlar buldum.


Boyutları önemli çünkü burada salatalık almak isterseniz bir tanesi 1 dolar ve boyu yaklaşık kolunuz ebatında:)


Malzemeler:


5-6 adet patlıcan


bir adet kurusoğan


kıyma


yoğurt


1 çorba kaşığı un


az miktarda süt


1 diş sarımsak




Soğan ile kıymayı biraz da sıvıyağ ekleyerek güzelce kavuruyorsunuz. Patlıcanları közlüyorsunuz.


Ben fırında közledim broil yani gril kısmında 40 dakka civarında közlendi.(tepsi içerisinde)


Közlenen patlıcanları sıcakken soyup bir tavaya alın, 1 çorba kaşığı un ile göz kararı çok olmayacak şekilde üzerinde süt döküp karıştırın. İsteğe bağlı olarak biraz sıvıyağ da konabilir.


1 diş sarımsağı küçük küçük parçalara ayırıp yoğurda karıştırın. Burada süzme yoğurt olmadığından Danone normal yoğurt kullandım.


Payreks bir kaba ilk önce patlıcan püresini, üzerine yoğurdu, en üste de kıymayı dökün.


Buarada kıymayı kavururken kara biber ekin, patlıcanı püre haline getirirken de biraz tuz ekleyin.


Çok lezettli oldu. Tavsiye ediyorum arkadaşlar:)




p.s. ölçülerimin cogunlugu göz kararı, mesela kıyma tariflerde yarım kg yazıyor ama ben biraz daha az kullandım, yogurdu da bol koydum.






sevgiyle...


28 Ekim 2009 Çarşamba

HAYAT-SÜPRİZLER..INSANLARA DAIR...

Hayat süprizlerle dolu..İnsan büyük konuşmayacak..en büyük hata!! Hayat insana öyle birşey sunar ki, bütün büyük konuşup yapamam edememler bir anda yok oluverir. Düşünüceksin, çok yorum yapmayacaksın, kendine saklayacaksın fikirlerini..





Yıllar önce insanların ailelerinden ayrılıp yurtdışında yaşama fikirleri gündeme geldiğinde, ben hayatta yapamam ayrılamam derdim, üniversite zamanı herkes master kovalarken; hayatta yapmam bir daha hukuk okumak mı aslaaaa diye serzenişlerde bulunur, kendi tezlerimi savunurdum heryerde...Ne zaman büyük konuşsam asla yapmam desem, bir şekilde , er veya geç o durumla yüzleşiyorum. Her yazımda tekrarlıyorum, insan hayatta ve sağlıklı ise bütün yapamam edememler boş, bir yolu bulunuyor bazı şeylerin..






Olayları nasıl algıladığımız önemli, yani aslında çok klasik boş bardak-dolu bardak hikayesi, bir şeye çok sevinebiliriz, çok da üzülebiliriz, nasıl algıladığımız önemli.






Beklenmedik hadise karsısındaki ilk duygular: panik, ya olmazsa, ya daha iyisini yapabilirsem..hep bir acaba duygusu..Aslında hepsi boşuna..Ne olacaksa olmuyor mu kendiliğinden?




Ben hala hayatımda herseyi oluruna bırakmayı öğrenemedim, sanki kendi hayatım ve hatta sevdiklerimin hayatı kendi kontrolümdeymiş de bu sebepten hiç hata yapmamam gerekiyormuş, benim bir hatam herkesin hayatını etkileyecekmiş gibi yaşıyorum sanırım..




Bu alanda kendimi eğitmek için elimden geleni yapıyorum.. Mesela bazen sorunlara odaklı kalıyorum aslında neden çözüm arayıp çare arayıp bir an evvel çözüme odaklanmıyorum ki?




O zaman aslında endişeler de kaybolacak, çözümler için adım atılmış olacak..









Peki arap saçı gibi olan durumlardan nasıl çıkılacak? Yine çözüme odaklanılacak..Zaten kolayları herkes başarır önemli olan zoru başarmak mıdır?







Aslında sanırım insanlar sorun olmayan mevzuları sorunmuş gibi görerek problem yaratıyorlar. Ben de böleyim kabul ediyorum..Bazen pireyi deve yapabiliyorum..Çünkü herşeyin yolunda, sorunsuz ilerlemesini istiyorum herkes gibi..Minicik bir pürüz cok huzursuzluk verebiliyor.



Pürüz çıkan konu bir kişiden kaynaklanıyorsa o kişiye haddini bildirme taraftarıyım her zaman:) Kimsenin huzur bozmaya hakkı yok düşüncesinden yola çıkarak bu huyumu her yerde ve her alanda uygulayabiliyorum.



Bazı kurallar vardır, herkes her kuralı bilmek zorunda değildir, karşınızda kuralı bilmeyen biri varsa ona nazik ve güzel bir USLUP ile gösterir, öğretmeye çalışırsınız, yok yine öğrenemiyosa o zaman nazikliği elden bırakabilirsiniz..



Burada bir arkadaşımın basından geçen hikayeyi paylaşmak istiyorum..Arkadaşım bir doktora gidiyor, çok önemli olmayan kronik bir rahatsızlığı var, doktora başka bir sebepten ötürü gidiyor, fakat bu rahatsızlığını her fırsatta dile getirip risklerinden bahsedip arkadaşımın moralini bozuyorlar. Çok risk grubundasın, çokkk büyük risk grubundasın diye diye arkadaşımda ne asap ne huzur bırakıyorlar. Arkadaşım Amerikalı olmadığından , amerikalıların otomatik düşünme mekanizmasına sahip değil yani duyguları daha ağır basabiliyor benim gibi. Bir daha aynı yere gitiğinde orada kendisine durmadan aynı şeyleri tekrarlayan doktorlara haddini bildirmeye hazırlanıyor şuanda..



Birine çok hastasın, çok kötü olacaksın derseniz o insanda ne umut bırakırsınız ne de yaşama sevinci. Mesela, rahmetli anneannem rahatsızlandığında başta annem olmak üzere hepimiz ona hiçbir şeyi olmadığını, üşüttüğünü, kendine çok iyi bakarsa iyileşeceğini vurguladık, durmadan ve durmadan...Bu davranışlarımızın onun ömrünü uzattığına hiç şüphem yok..



Ben de hemen etkilenirim birinin söylediği daha doğrusu duymak istemediğim tarzda konuşulduğu zaman..çirkin ve kırıcı ya da korkutucu konuşulduğu zaman..Ister alıngan, ister başka türlü düşünülsün, zaten beni çok seven insanlar beni kırmak istemediklerinden o şekilde konuşmazlar benimle..bilirler beni çünkü..kırılacağımı, mutsuz olacağımı...Güzel şeylerden de etkilenirim çok kolay...Aslında ne kadar kolay birini mutlu etmek gönlünü almak..



Bir gülücük, bir tatlı söz, biraz geri adım..Bütün gerginlikleri yok etmez mi?





Geçen hafta kütüphanede ders çalışırken biri telefon ile bagıra bagıra konuşmaya başladı. Amerikada enterasan ve dikkatimi çeken bir husus, insanlar kızsa da dönüp o insana birşey sölemiyorlar, sanırım hemen güvenlik ya da benzeri yetkili yerlere haber veriyorlar. Yani böle bir kabalığı yapan biri ile muhattap olmak istemiyorlar. Tabii ki bende ki Türk kanı o kadar sabra tahammül edemeyeceği için, "burası kütüphane, kim telefonla konuşuyor" diye bir çıkış yaptım..İyi de yaptım çünkü hiç cevap gelmeden ses 5 dakika içerisinde kesildi:))


Türkiyede olsak sanırım güzel bir tartışma çıkardı bu durumdan..:))





Hayatta ne yaparsak yapalım, nerede olursak olalım USLUP çok ama çokkk önemli...Güzel bir uslupla atılan her adım mutklaka pozitifliği getirir. Biri sizi kızdırmışsa, onu uyarmak istiyorsanız güzel bir uslupla yapacaksınız ki onu kaybetmeyesiniz..Birinden birşey isteyecekseniz güzel bir uslupla isteyeceksiniz, birinin hastalığının risklerinden bahsedecekseniz güzel bir uslupla korkutmadan anlatacaksınız..Aslında hayatta her alanı uslup mevzuunda toplayabilirz bana göre..


Bazılarına da ne yaparsanız yapın bunları anlatıp kabul ettiremezsiniz, yani onlar uslupsuz gelmiş uslupsuz gidecekler.Ben bu uslupsuzlara biraz fazla takıyorum kafayı sanırım...Tanıyım veya tanımayayım sanki o aksaklığı ve gerginliği düzeltebiliecekmişim hissi var içimde sürekli..


Hayat-süprizler-iyiler-kötüler-usluplular-uslupsuzlar..herşey insanlar için..Güzel süprizleri paylaşacak güzel insanlar daima yanımızda olsunlar..


sevgiyle....

21 Ekim 2009 Çarşamba

NE HISSEDIYORSAK OYUZ!!




Kendinizi nasıl hissederseniz dışarıdan da aynı o şekilde görünürsünüz.. Çok güzel, çok çirkin, çok mutlu, çok depresif, kararsız, pozitif, negatif...içiniz ne ise dışınıza yansir..





Benim bir başucu kitabım var, Burak durmadan alay ediyor bu kitabımla ama bence %100 gerçeklerden bahsediyor.





Kitap şöyle, herhangi bir rahatsizlık adı , psikolojik sebepleri ve iyilişmek için söylemeniz, inanmanız, hissetmeniz gerekenler.. Mesela örnek olarak "aşırı iştah", sebebi: korku-korunma ihtiyacı, veya "iştah kaybı, sebebi : korku-hayata güvenmeme. İyileşmek için "hayatın güvenli ve keyifli olduğuna inanma, kendini emin ellerde hissetme".. gibi.





Bazılarına bunlar tamamen saçmalık olarak gelirken, benim gibi herseyin beyinden geldiğine ve birçok şeyin aslında insanın kendi elinde olduğuna inanlara ise, oldukça tatmin edici gelebilir. Baş ağrısından, sivilcelere kadar insanın hayatta karşılaşabileceği bütün rahatsızlıklara psikolojik sebepler bulunmuş ve bunların tedavi yöntemleri yazılmış zihinsel olarak.





Tabiiki tıp bilimine karşı olamayız yani tabiiki nice hastalıklar vardır ki çaresi yoktur ben bunlardan bahsetmiyorum, insanın günlük hayatını huzursuz eden, çaresi olan ve küçük rahatsızlıklardan bahsediyorum. Kaldı ki günümüzde bir çok büyük rahatsızlığın tedavisinde de yardımcı olarak bu gibi alternatifler kullanılmakta.





Benim bu gibi hususlara açık olmam ve bu derece inanmamda annemin rolu çük büyük. Ben 10-11 yaşlarındayken annem yüksek sesle %100 düşünce gücü adlı kitaptan bana parçalar okurdu, bir insanın hayatta ne olmak istiyorsa olabileceğine inancım o zamnlarda başladı sanırım. Aslında annem okurken çok ciddiye almaz gülerdik ablamla beraber, ama aslında kulağımın bir köşesinde hala çınlar annemin sesi. "Nerede olursam olayım, Ne yaparsam yapayım..." diye başlayan kısım özellikle bodrumda heyecanla akşam havuzbaşına çıkmak için hazırlanıp, saçlarımızı kurutup ne giyeceğimize karar verirken annemin yüksek sesle ablam ile bana tekrar ettirdiği unutamadığım bölümdür.





Şimdi yolun yarısının çok da uzak olmadığı bu yaşlarımda anlıyorum insanların hayatlarında annelerinin rolunun ne kadar büyük olduğunu, onların ağızlarından çıkan her bir kelimenin hayatlarımızın gidişatını nasıl etkilediğini.





Mesela annem geçen gün Buraka demişki, biz heralde bir yerde yanlış yaptık ki bu kız ders çalışırken normal dışı kimliğe bürünüyo:))) gerçekten çok güldüm ama yanlış nerede bulamadık hala..master bitince burak için sevinicem en çok. ( bu konu ile detaylı bilgi için: asena-ayşe-aslıhan bilgi alınabilir)





Neyse, ben şöyle bir varsayıma geldim ki, bir insan sürekli hastayım der, hasta gibi davranır, sürekli mutsuz olur ve bu mutsuzlugunu gizleyemez, sürekli şikayet eder durursa o zaman bütün bu negatiflikler onun karakteri olur.





Aslında hayatta bana göre herseyi çözebilecek olay gülümsemektir. Kırgınlıkları, kavgaları, küslükleri bitiren, olumluluğu çağıran gülümsemektir.





Ve o kadar da zor birsey değil, sürekli somurtmak çok daha zor olmalı, sürekli iç organlarına baskı yapmak, gelen pozitiflikleri itmek, görmemek bence daha zor gerçekten. Bir süre sonra bu tarz insanlardan uzaklaşılıyor. Kimse %100 bir şekilde her istediğine sahip olamadığından zaten çevremizdeki herkesin bir takım sıkıntıları ve belki bizim tahmin bile edemeyeceğimiz dertleri var neden bir de üstüne üstlük başkalarının sıkıntılarını üstlensinler ki?? Tabii ki arkadaşlık gereği dertler paylaşılır ama dert paylaşımından arkadaşlık olmaz. Sürekli birilerini tedavi etmeye çalışarak da ilişkiler yürümez.






Ne hissediyosanız osunuzdur. İş yerinde biliyormuş gibi görünürseniz herkes size güvenir, başarılı olursunuz, bildiğinizi de bilmiyormuş gibi yaparsanız çuvallarsınız. Bazı insanların işitsel yönden algılamaları çok gelişmiştir ve söylenen herşeyden etkilenirler. Böyle insanların bir gününü mahfetmek o kadar kolaydır ki, o kişi her ne kadar kendini çok iyi hissederse hissetsin, herhangi birisinin o kişi ile ilgili herhangi bir şeyi beğenmemesi, o kişinin gününü hatta hayatını bile mahfedebilir. "Sen bunu yanlış yaptın" cümlesi de uzun bir süre kendine olan güvenini ve inancını yitirmesine sebep olabilir. Y da bu sana yakışmamıs cümlesi de benzer etkiler yaratabilir. Bazı insanlar da duydukları yerine gördüklerinden aynı şekilde etkilenebilirler. Biz kimin hangi gruba girdiğini bilemeyiz ama sarfedeceğimiz bir kelime insanların hayatında çok iz bırakabilir. Bu yüzden her zaman her düşünceyi söylemek çok da akkılıca olmayabilir. Bazen kendimize saklamak daha mantıklıdır düşünceleri.




Bilmiyorum paylaşmak istedim bunları, bazen de içinizin pozitifliği ve iyiliği sizde kalıyor, paylaşamıyorsunuz anlamıyor insanlar, aslında ne var bu kadar karmakarışık yapıcak, çok düz çok kolay..Pozitif her zaman negatifi öldürür buna inanırsak belki negatiflikler bezdiremez bizi.




daima pozitif ve sevgiyle...